Skip to content

Kürtlerin de Bir Halk olduğunu Türklere Göstermek nasıldır?


Ekrem Malbat


İstanbul tarihinin en hararetli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Meşrutiyet ilan edilmiş istibdat ve baskı altında uzun süre kalmış olan şahıslar/halklar kendini ifade edebilme imkanı yakalamıştı. Farklı milletlerden olan birçok entelektüel bu fırsattan istifade edip milleti için bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. En çok sahnede olanlar ise Arnavutlar, Kürtler ve Ermeniler idi. Kendi başının çaresine bakma noktasında Ermeniler ve Arnavutlar Kürtlere nisbeten daha tecrübeliydiler. Çünkü bunlar uzun zaman Osmanlının siyaset merkezlerinde tecrübe edinirken; Kürtler Osmanlı sınırlarını İran ve Ruslardan korumak için sınır nöbeti tutuyorlardı.

Meşrutiyet döneminde İstanbul’da az da olsa hatırı sayılır entelektüel bir Kürt nüfusu vardı. Bu kişilere baktığınızda her birisinin İstanbul’da olma sebebi ayrı bir trajedidir aslında. Seyid Abdulkadir, Ahmet Ramiz, Seîdê Kurdî (Bediüzzaman), Halil Hayali, Dr. Abdullah Cevdet, Müküslü Hamza bunlardan en çok öne çıkanlardı diyebiliriz. Bunların hepsi elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışmışlardı. Seyid Abdulkadir Kürt Teavün ve Terakki cemiyetini kurarken, Halil Hayalî Kürtçe elifba ve sözlük[1] hazırlamak ile uğraşıyordu. Ahmed Ramiz kurduğu bir basım evi ile bulduğu Kürtçe eserleri tekrar basımlarını yaparken, doktor Abdullah Cevdet ise haftada iki gün Cahaloğlu’daki muayenehanesinde Kürt öğrencilerine ücretsiz sağlık hizmeti veriyordu. İsimlerini saydıklarımız arasında en genç olan Müküslü Hamza ise, Kürt tarihine ilk düzenli talebe cemiyeti olarak geçecek olan Kürt Talebe Hêvi cemiyetinin faaliyetlerini yürütüyordu.

Seîdê Kurdî bütün bu çalışmalarda katkıda bulunmakla beraber, kısmen bunlardan daha zor olanı seçti: Kürdistan’a gidip Kürtlere, Meşrutiyet, medeniyet ve hürriyeti anlatmak. 1911 başlarında Karadeniz üzerinden Kürdistan’a geçen Bediüzzaman, altı ay gibi bir sürede Kürt aşiretlerinin içinde dolaştıktan sonra aşiret liderlerini Van’da toplanmak üzere davet eder. Bu toplantıda aşiret temsilcileri ile Seîdê Kurdî arasında, sosyal, siyasi, dini birçok mesele soru cevap şeklinde tartışılır. Bediüzzaman’ın “Münazarat” adlı meşhur eseri de bu soru ve cevaplardan oluşmaktadır.

Kürtler: Ey Seyda! İstanbul’a gittin. Büyük bir inkılab gördün. Mühim işler içine girdin bize ne getirdin?

Mecliste bulunanlardan biri bu sorusuyla başlıyor. Oradakilere pek inandırıcı gelmese de Seîdê Kurdî Müjde getirdiğini söylüyor. Bundan sonraki kısımda herkes aklına geleni üst üste sorunca Kurdî, kaidei suali göstermekle başlıyor.

Seîdê Kurdî: “Yahu! Şu gürültülü, karmakarışık, sizin gibi intizamsız suallerinize nasıl cevap vereyim”

Kürtler: Kaide-i suali sen göster?

Bu durum karşısında Seîdê Kurdî kaîde-i sualî öğretmekle başlıyor ve şöyle devam ediyor:

“Meşrutiyet kanunuyla sual ediniz. Yani içinizde bir-iki zeki adamı seçiniz, ta size vekil olarak müşteri olup, sual etsin. Siz de dinleyiniz.”

Bu öneriyi hemen kabul eden oradakiler kendilerinden istenildiği şekilde yapıyorlar.

Bediüzzaman’ın burda soru sorma usulü olarak verdiği aslında, parlementer bir sistemde nasıl davranılıcağının kaidesiydi. Belki de Kürtlerin meşrutiyet dersini aldıkları ilk yerdir burası. Halkın içinden o halkın hissiyatını, değer ve dinamiklerini bilen zeki adamları seçmek, o seçilenlerin halkın adına talepte bulunması, halkın zihnindeki sorulara cevap bulması gerektiğinin dersiydi bir bakıma.

Bundan sonra ki diyalog ta; Meşrutiyet, medeniyet, hürriyet, Ermeniler, Osmanlı, ağalar ve Şeyhler hakkında çokça sorular sorulur ve cevaplanır. Yeri geldiğince başka yazılarımızda o sorulardan aktaracağız.

Burada,  genelde ülkenin özelde ise Kürtlerin içinde olduğu siyasi bunalıma ışık tutacağına inandığım bir kısmı paylaşmak istiyorum. Bu gün halen daha “Kürtler ile Türkler bir arada yaşayabilir mi” sorusu bir çok tartışmanın çıktığı noktadır aslında. Bu konuda birçok sosyal bilimci ya da konu “uzmanı”nın analizler kastığı, diyanet dindarlığının verdiği icazet ile “müminler kardeştir” deyip üstünü kapattığı, ehli siyasetin pineduzluk(yamacılık) yaparak ötelediği meseleyi, Kürdistan’ın hangi dağ köyünden olduğunu bilmediğimiz bir Kürt çok net bir şekilde bundan yüz yıl önce Bediüzzaman’a soruyor.

Bir Kürt: Şu hükümet ve Türkler nasıl olsalar biz rahat edemiyoruz, yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temaşa etmek ve ellerimizi onlarla beraber safi suya uzatmak, kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nasıldır? Zira hükümet ve İstanbul daha bulanıktır.[2]

 Görüldüğü gibi soru oldukça net ve anlaşılır. “Kürtlerin bir halk olarak başını kaldırmaları, Türklerin yorumu ile değil, başlarını kaldırıp kendi bakış açısı ve perspektifi ile dünyayı yorumlamaları, eşit haklara sahip olup aynı kaynaklardan eşit şekilde kullanmaları, Kürtlerin de tarihleri ve Kültürleri ile kadim bir halk olduklarını göstermeleri” nasıldır diye soruyor. Bu soruyu soran muhtemelen yüzlerce yıl tekrarlanacak bir soru sorduğunun farkında değil. Fakat Kürtleri de Türkleri de gayet iyi tanıyan biri olan Bediüzzaman’ın verdiği cevap bu gün halen daha geçerliliğini koruyor. Cevap:

Bediüzzaman Seîdê Kurdî: Meşrutiyet(parlementer sistem) hâkimiyet-i millettir. Yani halkın fikirlerinin temsilcisi olan millet vekilleri hakimdir. Hükümet, hâdim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden şikayet ediniz; her kabahati hükümet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız… Ey Kürdler! Görüyorum ki, bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen kokuşmuş bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdadı görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız. Sebeb-i saadetimiz olan parlementer sistemi takviye için, millet olma fikrini kazma yapıp, eğitim ve faziletin eline veriniz. Şu yerlerde de bir boru da siz döşeyin; tâ bir kemalât çeşmesi bizde de çıksın. Yoksa daima başkasından yardım dileneceksiniz, yada susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan yardım isteyecekse kendisinden istesin. Bence başkasından yardım dilenen ya haksız veya tenbeldirler.[3]

 

Dipnotlar

[1] Bu sözlük çalışmasını Ziya Gökalp ile  beraber yapmışlardı. Gökalp bir süre sonra  türkçülük fikrine sarılınca Halil Hayali ile beraber hazırladıkları sözlük dökümanlarını Halil Hayali istediği halde kendisine vermemiş yakmıştır.

[2]İçtimai Dersler, s.94, Zehra y.

[3] İçtimai Dersler, s.94, Zehra y.

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterPin on Pinterest0Share on Tumblr0Email this to someoneShare on Google+0